RUHİ HASTALIKLARIN TEDAVİSİ:

Günümüz toplumunda malesef depresyon ve panik atak başta olmak üzere sık sık ruhsal kastalıklar başgöstermekte ve giderek yaygınlaşmaktadır. Bu rahatsızlıklar için Psikatrik ilçalar kullanılmakta ve bu ilaçlar da bedenda fiziksel olarak ağır tahribatlara neden olmaktadır. Malesef buna rağmen bu tip hastalıkların tedavisi de % 100 mümkün olamamaktadır..

Bu hastalıkların tedavisi için Kuran’ı Kerime danıştığımızda Allah bize sıkıntı veren esas nedeni Zuhruf suresi, 36. ayette şu şekilde açıklamaktadır.:”Kim Rahman’ı an­maktan yüz çevirirse, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o ona arkadaş­tır” (Zuhruf suresi, 36).

İnsan Rabbinden uzaklaştığı müddetçe manevi sıkıntılara gark olmaktadır. Dünyanın imtihan sırrından uzaklaşmakta, karşılaştığı olumsuzluklara imtihan gözlükleri ile bakmak yerine; bazen isyan, bazen de neden, niçinlerle bakmaktadır. Nitekim tüm bu ruhsal hastalıklardan kurtulmanın yolu doğal tıbbi tedaviye ve manevi teda­viye sıkı sarılmaktır.

Devamlı abdestli olmak, ibadetleri düzeltmek, bol Kur’an-ı-Kerim okumak ve Allah’ı devamlı tesbih etmek ve hacamat yaptırmak ge­rekir.

Nedir bu ruhi rahatsızlıklar:

Endişe: Yerinde duramama, uyumakta güçlük, kalp atışlarının hızlanma­sı, mide rahatsızlıkları, çarpıntılar ve kasların gerilmesidir.
Panik Atak: Nefes tıkanması, kalp çarpıntısı, göğüs ağrıları, boğulma hissi, titreme, baygınlık ve krizlerin aniden gelmesidir.
Fobiler: Belli bir duruma ya da nesneye karşı duyulan, mantıklı bir açıklaması olmayan korkudur: Hayvanlardan, yüksekten, uçağa binmekten, kapalı alanda kalmaktan vs.
Depresyon: Üzüntü ve  ızdırap duygusu, umutsuzluğa kapılmak, uyku­suzluk, kişinin kendi gözündeki değerinin azalması ve bu nedenlerle fizik­sel sağlığın da bozulmasıdır.
Mani: Depresyonun tam tersi bir durumdur. Sürekli uyanıklık ve yorul­mak bilmez bir hareketlilik,- birdenbire kızgınlığa dönüşebilen aşırı iyilik hali,- uyku ihtiyacının azalması veya günlerce uykusuz kalma, kendini aşırı beğenme ve kendine aşırı güvenme genelde bu hastalık için tipikdir.
Şizofreni: Düşünme ve algılama bozukluklarına yol açan bir grup hasta­lığa verilen genel isimdir. Belirtileri: Hayal görme, bazı sesler duymak, bazen de birçok sesin ken­disi hakkında tartıştığını duymak, düşünce ve hareketlerinin dışarıdan kon­trol edildiğine inanmaktır. Bilim adamları bu hastalığın genetik olduğuna karar vermişlerdir. Ancak hastalarda herhangi bir yapısal veya biyokimya­sal beyin bozuklukluğuna rastlanmamıştır.

RUHİ HASTALIKLARIN TEDAVİSİ:

–     Her gün, yarısı sabah namazından önce, yarısı da ikindiden sonra ol­mak üzere sırayı bozmadan: Fatiha-i Şerif, Bakara Suresi’nin ilk 5 aye­ti ve 163-164. Ayetleri, Ayet-el-kürsü ve Amenerrasulü, Yasin-i Şerif, Saffat, Rahman, Vakıa, Mülk, Kafirun, İhlas, Felak ve Nas Surelerini okumak gerekir.

      Günde 300 defa :

Rabbi enniy messeniyeş şeytânu binusbin ve azâb. Rabbi eûzü bike min hemezâtiş şeyâtıyni ve eûzü bike rabbi en yahdurun. Ve hifzan min külli şeytânin marid.   (Sad-41, Müminun:97-98, Saffat 7)

ayetlerini okumak gerekir. Bu herhangi bir zamanda parçalara bölünerek okunabilir.

–      Günde 300 defa :

Ve ilâhukum ilâhun vâhidun, lâ ilâhe illâ huver rahmânur rahîm, İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri vel fulkilletî tecrî fîl bahri bimâ yenfeun nâse ve mâ enzelallâhu mines semâi min mâin fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve besse fîhâ min kulli dâbbe, ve tasrîfir riyâhı ves sehâbil musahhari beynes semâi vel ardı le âyâtin li kavmin ya’kılûn.(Bakara 163-164)

ayetlerini okumak gerekir. Bu herhangi bir zamanda parçalara bölünerek okunabilir.

Bunlara ilaveten aşağıdaki ayetler ve tesbihler okunabilir.

–     41 defa ihlas, felak, nas

–     100 defa “Ve men yettekıllâhe yec’al lehu mahreca, Ve yerzukhu min haysü la yahtesib, ve men yetevekkel alellâhi fehuve hasbüh.”( Talâk-2/3)

–     21 defa: ” efehasibtüm ennemâ halaknâkum abesen ve enneküm ileynâ lâ turceûn, Fe teâlallâhul melikul hakku, lâ ilâhe illâ hüve rabbü’l-arşi’l-kerim ”(Mü’minûn suresi 115. ve 116.)

–     Cevşenül Kebir        – SEKİNE Duası          – Ya Halîm 88 defa

–     1 bardak suya 73 kere ” YA CELİL ” ve ardından  1 kere ayetül kürsi- 1 kere Amenerrasulü okuyup iç.

–     Sübhanallahi velhamdülillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber, vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim. (günde 100)

 

–     HACAMAT:

Omuzlar, kafa arkası, iki taraftan kulaklarla-ense çukuru arası, kürek kemikleri arası ve altı, bel ve kuyruk sokumu, dizler, tekrar kafa hacamatları sırayla yaptırılmalıdır. Kafa, kürek kemikleri arası ve altı hacamatlarını bir-kaç defa tekrarlamak gerekir.

Hacamat ruhi hastalıklarda çok önemlidir. Hatta sadece kafa hacamatı ile depresyondan bile kurtulanlar vardır. hacamat ruhi hastalıklarda olmazsa olmazdır. Mutlaka ehil bir haccama düzenli olarak bir kaç sefer yukarıda belirtilen noktalardan hacamat yaptırılması gerekir.

 BİTKİSEL TEDAVİ

–     3 ölçü arslankuyruğu otu + 3 ölçü alıç + 2 ölçü oğulotu + 1 ölçü kediotu kökü ince ince kıyılır, bir bardak kaynar suyla karıştırılır ve 5-10 dakika demlendikten sonra süzülüp günde üç defa içilir. Korku, ger­ginlik, uykusuzluk ve huysuzluğu azaltır.

Kaynaklar: Gerçek Tıp Yitik Şifanın İzinde/ Aidin Salih

Tesbihatlar netten derlenmiştir.

Doğal Yaşam ve Sağlık içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Gerçek Mutluluğun Formülü: Sade Bir Hayat

sade hayat21. yüzyılın modern nesli olarak, hepimiz bir koşuşturma, bir telaş, bir yarış içindeyiz.. Hepimizin o kadar çok işi var ki! Ne birbirimizi anlamaya vaktimiz var, ne de dinlemeye.. Hatta öyle bir yoğunluk içindeyiz ki; bırakın başkalarını, annemizi, babamızı, eşimizi, çocuklarımızı hatta ve hatta kendimizi bile dinlemeye vaktimiz yok.  Bu hayat telaşı öyle bir sarmış ki hepimizi, bizi bizden almış götürmüş haberimiz yok. Tüm bu yaşam kargaşasının içinde artık biraz yavaşlamanın, durup düşünmenin ve yeni bir hayata başlamanın zamanı gelmedi mi? İşte bu yeni hayatın adıdır “Sade Hayat”..

Sade hayat bir yaşam tarzıdır. İnsanın “insan” fıtratına göre yaşaması sanatıdır. İnsan dünyaya en mükemmel şekilde gönderilmiş; bu dünya da en mükemmel şekilde insan için tasarlanmış, yaratılmıştır. Lakin günümüz insanı kendi benliğinden uzaklaşmış ve kendisi için yaratılan bu harika dünyayı algılamak, keşfetmek ve sade bir hayatla mutlu olmak yerine; kendini kendi özünden uzaklaştıran, doğadan koparan, bedenin ve ruhun sürekli sıkıntıya gark olmasını sağlayan “modern” bir hayata geçiş yapmıştır..

Kendimizden ilk kopuş, kendi mükemmelliğimizi unutmakla gerçekleşmiştir. Kendinin en mükemmel şekilde yaratıldığını unutan insan, bugün envai çeşit sağlık sorunları ve ruhi sıkıntılarla, bunalımlarla karşı karşıyadır. Artık insan, fıtratına göre yaşamak yerine; öğretildiği, yaşamak zorunda bırakıldığı, bu şekilde yaşamadığı için eleştirildiği hatta dışlandığı, sürekli daha iyiyi elde etmek için çaba harcaması gereken, maddi ve manevi yıpratıcı bir hayatın içinde kalmıştır. Tüm bu baskılardan, maddi çabalardan, insanı ordan oraya koşturan bitmez tükenmez istek ve heveslerden kurtulmanın adıdır “Sade hayat”. Bireyin maddeden duygu dünyasına yönelmesinin adı; kendi benliğiyle beraber çevresindeki insanları da fark edip,  yalnız kendi nefsi için değil toplum için, insanlık için yaşamanın adıdır “Sade hayat”..

Daha çok tüketilmesi için üreten, daha çok ürettikçe de tüketilmesi için her yolu deneyen bir düzenin tıkandığı noktadır “sade hayat”.. Nitekim yaşamın tüm kaygılarından sıyrılıp, insan-ı kamili huzura kavuşturacak bir tarzdır “sade hayat”…

Hep başkaları için yaşıyoruz, başkaları üstümüzde gördüğünde beğensin diye giyiniyoruz.. Başkalarına kendimizi, evimizi, işimizi, arabamızı beğendirmek adına hep daha iyisini elde etmek için çabalıyor da çabalıyoruz. Sonuç, biz diye bir şey kalmıyor, bizim hayatımız diye bir şey kalmıyor ve sadece madde için yaşıyoruz. Beden ve ruhumuzun temel ihtiyaçlarını hep öteleyerek, maddede zirveye ulaşma adına önce kendi ailemize, çevremize ve tüm insanlığa kıyıyoruz.

İşte bu noktada biraz yavaşlamamız gerekiyor; biraz durup düşünmemiz.. Bizler bu materyalist çarkın dişlileri arasında sıkışıp kalmış, akşam yatağa uzandığında dahi kendini hissedemeyen, iç dünyasına yönelemeyen, öz halinden bihaber 21. Yüzyıl nesli olarak bu sade hayatın neresindeyiz.. Yani kendi hayatımızın, insan olmanın, insan fıtratına göre yaşamanın neresindeyiz?

Bu dünyada bir de her şeyin geride bırakıldığı, insanın iç benliğine yöneldiği, iç huzurunu sağlayan, kendi özüne, ailesine, çevresine, doğaya dönmesini sağlayan bir “sade hayat” var. İnsanın insan fıtratına dönmesini sağlayan bir sade hayat…

Bu nedenle artık modern insan olarak biraz yavaşlamamamız gerekiyor. Lüks için değil, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için kazanmak; başkalarıyla yarış içerisinde değil dostluk içerisinde bir yaşam için niyetlenmek.. Hayatın tüm bu kaygılarından uzaklaşıp iç dünyamıza yönelmek… İçimizdeki sekineyi, sükuneti yakalayıp maddiyat gözlüklerini çıkarmak ve dünyaya ışıl ışıl bambaşka gözlerle bakmak…

Ne mutlu sade bir hayat yaşayabilene..

Ne mutlu çevrenin tüm baskılarına, mobbinglerine karşı yine de sade bir hayat yaşayabilenlere…

 

 

 

 

 

 

Doğal Yaşam ve Sağlık içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

ŞEVVAL AYINDA 6 GÜN ORUÇ

Değerli mümin kardeşlerim!

Allahü Teala bizim gibi liyakatsiz kullarına günahlarımızın affı ve büyük sevaplar kazanmak için sürekli imkanlar tanımakta; bizlere sürekli yeni yeni fırsatlar sunmaktadır. Şevval ayında tutulan 6 gün oruçları da bu fırsatlardan biridir. Ramazan ayından sonra bu ayda tutulan 6 günlük oruç günahlarımıza kefaret olmakta ve bizlere 1 yılı oruçlu geçirmiş gibi sevap kazanma imkanı sunmaktadır. Bu fırsatları kaçırmayalım ve bu konuda inşallah hepimiz tanıdığımız tüm Müslümanları bilinçlendirelim ve çevremizdeki herkesi, annemizi, babamızı, eşimizi, çocuklarımızı, kardeşlerimizi Şevval ayında 6 gün oruç tutmaya teşvik edelim inşallah..

Tüm mümin kardeşlerim olarak dualarımdasınız; inşallah sizlerinde dualarında olmak dileğiyle sevgiler…

şevval orucuŞEVVAL AYI ORUCU (6 gün orucu) Nedir?

Şevvâl ayı mübarek Ramazan ayından sonra gelen hicri 10. aydır. Hac aylarının ilkidir.

Şevval ayı içinde 6 gün nâfile oruç tutulur. Çünkü Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Şevval ayından 6 gün oruç tutanların, senenin tamamını oruçlu geçirmiş olacağı müjdesini vermiştir.

Peygamber Efendimiz (SAS) Hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur:

“Ramazân orucunu tutup, Şevvâlde de altı gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş sayılır (bir yıl oruç tutmuş gibi olur).” [İbn-i Mâce]

“Ramazandan sonra, Şevvâl ayında da 6 gün oruç tutan, anasından doğduğu günkü gibi günâhsız olur.” [Taberânî]

“Ramazân ayı orucu on aya, ramazândan sonra tutulan 6 gün oruç da iki aya mukâbil olur ki, böylece bir yıl oruç tutma sevâbına kavuşulur.” [İbn-i Huzeyme]

Kur`ân-ı kerîmde, “Bir iyilik işleyene, en az 10 sevâb verilir” buyurulmaktadır. Allahü Te’âlâ (Celle Celalûhu), bir iyiliğe karşı on mükâfat vereceğini ayetle vaadetmiştir.

Bunun için, ramazân-ı şerîfte tutulan 30 gün oruca karşılık 300, şevvâl ayında tutulan 6 gün oruca karşılık da, 60 gün sevâb yazılacağından, toplam 360 gün oruç tutulmuş gibi olur. Hicrî sene de 354 gün olduğundan, böylece bütün sene oruçlu geçirilmiş sayılır. [Zâten Ramazan Bayramının 1. günü, Kurbân Bayramının da 4 günü olmak üzere, senede toplam 5 gün oruç tutmak harâmdır.]

Geçmiş ümmetlerin ömürleri uzun oluyordu. Dolayısıyla Allahü Te’âlâ (Celle Celalûhu)’a karşı çok ibadet ve taat etmiş oluyorlardı. Hâlbuki Ümmet-i Muhammed’in ömrü çok kısadır. Dolayısıyla ibadet ve taatleri de azdır. İşte bu yüzdenAllahü Te’âlâ (Celle Celalûhu) Ümmet-i Muhammed’in ibadet ve taatte diğer geçmiş ümmetlerden ilerde olsunlar diye işledikleri iyi amelleri on katıyla mükâfatlandırarak, bazı zaman ve mekânları (Kadir Gecesi, Kâbe, vs) faziletli kılarak geçmiş ümmetlerden daha üstün bir dereceye eriştirmiştir.

Cennete girmeye eksiksiz ve samimi ibadet ve taat edenler hak kazanırlar. Ümmet-i Muhammed’in ibadet ve taatleri ise eksik ve kusurludur. İşte bu yüzdendir ki, Allahü Te’âlâ (Celle Celalûhu) geniş lütfuyla, Ümmet-i Muhammed’in yaptığı ibadetleri on katıyla mükâfatlandırarak olgunluğa eriştirmiştir. Mü’minler, ancak Allahü Te’âlâ (Celle Celalûhu)’nun bire on verdiği mükâfatlarla cennete kavuşabileceklerdir.

Ramazan-ı şerîften sonra, Şevvâl ayında tutulan oruçlar sâyesinde, insan günâh kirlerinden temizlenir. Bu oruçlar, ramazan orucunun eksikliklerini de tamâmlar.

Ali el-Havvâs hazretleri buyurdu ki: “Şevvâl ayında tutulan bu altı günlük oruca da, Ramazân-ı şerîfteki saygıyı göstermelidir. Çünkü, Şevvâl ayında tutulan oruçlar, ramazân ayındaki oruçların eksikliklerini tamîr durumundadır.”

ŞEVVAL AYINDA HANGİ GÜNLERDE ORUÇ TUTALIM:

Bazı âlimler, bu 6 gün orucun, bayramdan sonra, vakit geçirmeden, hemen tutulmasının iyi olacağını bildirmişlerdir. Ama bu oruçları aralıklı tutmak da câizdir.

“Şevvâl ayında tutulan 6 gün oruç, şevvâl ayı içerisinde hangi gün olursa olsun tutulabilir mi?” şeklinde sorulan bir suâle, fıkıh kitaplarında, “Evet, 30 gün içinde, altı gün oruç tutulur diye yazılıdır” şeklinde cevâp verilmiştir.

Şevvâl ayında olsun, diğer mübârek gün ve aylarda olsun tutulan oruçlar hep nâfiledir. Yanî farz oruç gibi değildir. Sevâbı ne kadar çok olursa olsun, nâfile oruçların hiçbiri, farz ile kıyâslanamaz.

Oruç kazâsı olmayanın, nâfile oruç tutması çok sevâptır. Şunu unutmamalıdır ki, farz olan bir ibâdet, bir özürden dolayı vaktinde yapılamamış ise, bunu daha sonra, hemen ilk fırsatta kazâ etmelidir.

Oruç kazâsı olanların da bu günlerde tutmaları iyi olur.

Farz borcu olanların nâfilelerine sevâb verilmeyeceği bildirilmiştir. Farz namaz borcu olan, nâfile ve sünnet kılamaz; ancak oruç tutabilir. Çünkü bu kişi, ikinci ramazâna kadar oruç borcunu ödeyebilir. Ama şevvâl ayındaki bu altı günleri tutarken, kazâya da niyet ederse, hem bugünlerde oruç tutmuş olur, hem de kazâsını ödemiş olur.

Bunun için, üzerinde oruç kazâsı olanlar, Şevvâl ayında ve diğer mübârek günlerde tuttukları oruçlara niyyet ederken, kazâya kalan oruca niyyet etmelidirler. Böylece hem kazâları ödenmiş, hem de o mübârek günlerde oruç tutup, va`dedilen sevâba kavuşmuş olurlar.

 EYYAM-I BİYZ GÜNLERİNDE ŞEVVAL ORUCU

 

6 gün oruçları Şevval’in 12’si ile 17’si arasında tutulduğunda eyyâm-ı biyz (hicri ayların 13-14-15. Günleri) de oruçlu geçirilmiş olacağından çok büyük sevabı vardır.

Her hicri ayın 13, 14 ve 15. günlerinde oruç utmak sünnettir. Nitekim Hz. Hafsa (R.A.) diyor ki:

«Dört şeyi Resûlüllah (a.s.) Efendimiz hemen hemen hiç terketmedi diyebilirim : Âşûrâ orucu, Zilhicce’nin ilk on gününün oru¬cu, her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç ve bir de sabah farzından ön¬ce iki rek’at namaz…» (Ahmed bin Hanbel – Nesâi.)

Hadiste geçen günler, Hicri Takvime göre Kameri ayların 13, 14 ve 15. günleridir.

HZ Ali ra. buyurdu:Resulullah sav Efendimizin öğle vaktinde yanına geldim, selam verdim.Selamımı aldıktan sonra bana:

“Ya Ali! Bana yaklaş, bu Cebrail’dir (as) sana selam söylüyor.” dedi bende:

“Ya Resulullah sana ve ona selam olsun.” dedim.Bana “Yaklaş” dedi, bende yaklaştım. “Ya Ali Cebrail sana diyor ki; her aydan üç gün oruç tut, birinci günde tuttugun oruca mukabil on bin hasene yazılsın, ikinci gün için yirmi bin hasene, üçüncü gün ise yüz bin hasene yazılsın.”Ben de: bu haseneler hususi ile bana mı yoksa, bütün insanlara mı” deyince Resulullah Efendimiz sav: Ya Ali Allah u Teala bu sevapları sana ve senden sonra senin amelin gibi amel eden kimselere verecektir.” buyurdu. Ben: Ya Resulullah her aydan tutulacak bu üç gün hangileridir?” deyince, “Eyyam ı Biyz olan 13, 14 ve 15.günlerdir” buyurdu.

Hz. Ali (k.v.) buyurdular ki:

– Allahü Teala hz. Adem’i (a.s.) cennetten yeryüzüne indirince mübarek vücudunu güneş yakmıştı. Cebrail (a.s.) ” Yâ Adem, vücudunun beyaz olmasını ister misin? ” diye sordu, o da ” Evet, isterim. ” demişti. Bunun üzerine, ” Yâ Âdem, her ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde oruç tut. ” buyurdu.  Hz. Âdem birinci gün tutunca vücudunun üçte biri, ikinci gün tutunca üçte ikisi, üçüncü günü tutunca vücudunun tamamı beyazlamış, bundan dolayı bu günlere beyaz günler mânâsına ” Eyyam-ı biyz ” ismi verilmiştir.

 

PAZARTESİ VE PERŞEMBE GÜNLERİNDE ŞEVVAL ORUCU

Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmak sünnet olduğundan, Şevvâl ayında tutulacak olan nâfile veya kazâ oruçları, bu günlerde tutmak ta oldukça faziletlidir.

Çünkü hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Cennetin kapıları, Pazartesi ve Perşembe günleri açılır.” [Müslim]

“Pazartesi ve Perşembe günleri, günâhların affedildiği günler olduğu için, ben bu günlerde oruç tutuyorum.” [Müslim]

“Ameller, Pazartesi ve Perşembe günleri, (Allahü teâlâya) arz olunur. Ben de amelimin oruçlu iken arz olunmasını isterim.” [Tirmizî]

Paygamber Efendimiz Pazartesi ve Perşembe günlerini oruçlu geçirirdi.

Altı günlük Şevval orucunun sır ve hikmeti şudur:

Ramazan-ı Şerif orucunu bitiripte bayrama çıkan kimselerin nefisleri çoğu zaman şehevi arzu ve istekleri tatmin etmeye yönelir. O yüzden de yine gönülleri bir gaflet ve kasvet perdesi örter. Ama altı günlük Şevval orucu tutulursa, bir yandan gönülleri örtmek isteyen gaflet perdesi kaldırılır, bir yandan da Ramazan-ı Şerif ayı boyunca yapılan eksiklik ve bozukluklar giderilmiş olur. Ramazan-ı Şerif ayının peşindeki bu oruç, farz namazların peşinden kılınan sünnet namazları gibidir. Nasıl ki bu sünnetler, farzlarda olması muhtemel kusurları telafi ediyorsa, Şevval ayında tutulan oruç da Ramazan-ı Şerif orucunda bulunması muhtemel kusurları telafi eder. Ayrıca oruç ibadetinden usanılmadığı da ifade edilmiş olur.

 

Yazının hazırlanmasında yararlandığım kaynaklar:

http://www.secdegah.org/index.php/mubarek-gun-ve-geceler/51-evval-ay-orucunun-fazileti

http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/13188/hicri-aylarin-13-14-ve-15-gunlerinde-eyyam-i-biyz-gunleri-oruc-tutmak.html

http://www.tatliaskim.org/dini-konular/352822-ramazan-sonrasi-sevval-ayinda-yapilacak-ibadetler.html

http://biriz.biz/islam/ibadet.htm#Sevval

http://www.islamiyasam.com/forum/topic6213.html#p25334

Manevi Dünyamız içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Süper Dadı, hiper zararlı mı?

süper dadıBugün Aksiyon Dergisinde okuduğum bir yazı oldukça dikkatimi çekti. Ben de bir kaç defa TRT de yayınlanan Süper Dadı Programına rastgelmiştim ve Anadolu Pedagojisine gönül veren bir anne olarak programı içim acıyarak hatta bazende gözyaşları içinde izlemiştim. Programla ilgili bir yazı yazmayı da planlıyordum hatta. Ama Aksiyon Dergisindeki yazı uzmanların görüşleriyle buna mahal bırakmayacak kadar güzel hazırlanmış.

Buyrun yazıya:

“TRT ekranlarında yayımlanan Süper Dadı programı son zamanlarda ailelerin oldukça fazla gündeminde. Düşünme sandalyesi, ödül-ceza panosu uygulamalarını evinde hayata geçirenler de fazla. Oysa bazı uzmanlara göre kullanılan yöntemlerin hepsi doğru değil, program tartışmaya açılmalı ve yeni bir formatla yayın hayatına devam etmeli.

Haftanın yorgunluğunu atmaya çalıştığınız bir pazar günü, televizyon ekranında oğlunun peşinden terlikle koşturan sinirli bir anne, kardeşinin saçlarını var gücüyle çekip kafasını oradan oraya sürükleyen hırçın bir kardeş ya da çığlıklar içinde zorla banyoya kapatılan ‘yaramaz’ bir çocuk görebilirsiniz. Hatta merak edip bu aile karmaşasını çözmeye çalışırken şaşkınlığınız daha da artabilir. Çünkü 3 yaşındaki bir miniğin çığlıklar içinde omuzlarından bastırılarak sandalyeye oturtulduğunu, bebeklerin dakikalarca ağlatılarak uyutulduğunu, kendinden istenileni yapmayan çocuğa nasıl ceza verildiğini izleyebilirsiniz. Tüm bunlar ve daha fazlası TRT ekranlarında yayımlanan ‘Süper Dadı’ programında yaşanıyor. Ailelerdeki onca keşmekeşi 7 günde ‘kısmen’ çözüme kavuşturan program, birçok anne-babaya cazip gelse de uzmanlara göre kullanılan yöntemler tartışılmalı…

2008’de İngiltere ve Almanya’da Supernanny ismiyle yayımlanan program, Birleşmiş Milletler danışmanları tarafından “Bu tarz reality şovlar çocuk onurunu zedeliyor.” şeklinde eleştirilmiş. Diğer bir kınama da Oslo Üniversitesi’nde görevli, aynı zamanda Norveç İnsan Hakları Merkezi Başkanı olan Prof. Dr. Lucy Simith’ten gelmiş: “Çocukların olumsuz davranışları medya aracılığıyla yanlış sunuluyor. Her kötü şeyin sorumlusu gibi gösteriliyorlar. Bu şekilde çocuk-gençler daha fazla olumsuzluğa sürükleniyor.” Türkiye’de de Pedagoji Derneği, “TRT’ye ve Süper Dadı’ya Mektup” başlıklı bir yazı ile programı eleştirdi (12 Mart 2012). Peki Süper Dadı programı neden eleştiriliyor?

Bilmeyenler için önce Süper Dadı’nın çalışma biçimini anlatmakta fayda var. Programda bir haftalık süreç şöyle başlıyor:

-Dadı, önce ailenin bir gününü videodan izliyor.

– Ardından hiçbir olaya müdahale etmeden evde gözlem yapıyor. Problemleri tespit ettikten sonra evdeki ikinci gün başlıyor. Önce 3 yaş ve üzeri çocuklar için verilecek cezalara zemin oluşturacak ‘düşünme paspası’, ‘düşünme sandalyesi’ ya da ‘düşünme odası’ tahsis ediliyor. Biraz daha büyükler için de bir ödül-ceza panosu asılıyor. Söylenen davranışları yerine getirenler için duvara gülen yüzler yapıştırılıyor. Hafta içi küçük, hafta sonu da büyük ödüller devreye giriyor. Onca problemin yaşandığı evde 7 gün içinde ciddi değişiklikler yansıtılıyor ekrana. Mesela; annesinin yanında uyumaya alışmış 17 aylık bebek, beşiğinde uyumaya başlıyor, kardeşini döven abi bundan ‘kısmen’ vazgeçiyor. Eviyle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan baba, ‘yapmacık da olsa’ çocuklarıyla ilgileniyor, anne çocuklarına şiddet uygulamayı bırakıp düşünme sandalyesiyle tehdit ediyor.

Düşünme sandalyesi…

Programın sivil toplum örgütleri, pedagog, psikolog ve bilinçli aileler tarafından en çok eleştirilen kısmı düşünme sandalyesi, düşünme paspası ve düşünme odası uygulaması. Çocuk yasaklanan bir davranışı yaptığında önce uyarılıyor. Fakat umursamaz ve devam ederse düşünme sandalyesi devreye giriyor. Çocuğun yaşı kaçsa o kadar dakika sandalyede bekletiliyor. Sonrasında da özür dilettiriliyor. Pedagoji Derneği Başkanı Pedagog Mehmet Teber, önemli bir noktaya dikkat çekiyor: “Çocuk ruhu çok hassastır, incinip kırılır. Çocukta derin yaralar açılmamalı. Yetişkin birine sandalye uygulaması yapabilmem için onu ikna etmem, sebeplerini açıklamam lazım. Aynı şey çocuklar için de geçerli. Omuzlarından ittirilerek zorla sandalyeye oturtulan çocuğun ruhu zedeleniyor. Düşünme sandalyesi adı. Ama 3 yaşındaki biri için düşünme sandalyesinin, sürecinin bir anlamı yok. Soyut.” Kullanılan tüm yöntemleri belirleyen, aile hakkında analizler yapan, Süper Dadı Yeşim Varol Şen’in ‘iç sesi’, programın görünmeyen yüzü Psikolog Aysun Ömeroğlu ise bu uygulamadaki amaçlarını şöyle açıklıyor: “Düşünme sandalyesi bir sonuç. Bu yöntem kadim ve bilimsel bir temele dayanıyor. Çocuklarla annelerin arasında hezeyan dolu bir ilişki var. Çok uyumsuzlar. Şiddet de var. Güven duymuyor çocuk. İdeal ilişkide çocuk annesinin sözünü dinler, işbirliği yapar. Sandalye annenin tutarlılığını ortaya koymak için bir araç. Çocuk karşısında şiddet göstermeyen, iş birliği yapılabilecek bir anne görüyor. Güven duygusunu bu vesileyle yeniden tesis edebilirler. Soyut hiçbir şey yok. Anne kararlı. Evladını dövmeden, aşağılamadan uyguluyor doğrularını. Tek bilgi bu. Sandalyeye aşırı tepki veren çocuklar fazlaca şiddet görenler. Sandalye bir sebep değil, sonuç.”

Çocuk Gelişimi Eğitimi ve Edebiyat Uzmanı Elif Konar, küçük insanların penceresinden bakıyor mevzuya: “Etrafındaki kocaman yetişkinler ona sürekli bir şeyler emrediyor. Söyleneni yapana kadar da bu ceza/işkence sonlanmıyor. Keşke yetişkinler çocuğun yerine o an kendisini koysa. Dehşet verici bir durum. Kameralar önünde aşağılanması, küçük düşürülmesi, onursuzlaştırılması yetmiyormuş gibi bir de tam olarak anlamlandıramadığı, dillendiremediği konularda olumlu davranış sergilemesi bekleniyor. Tam bir karmaşa!”

Eğitimci ve bireysel aile danışmanı Fikriye Metin’e göre ise çocuk; anne, baba, dadı kim varsa, karşısındaki herkese öfke besliyor, ayakları yere basmaya başladığı ilk anda (ergenlik) patlamak üzere yaşadıklarını biriktiriyor. Sandalyeye ağlata ağlata oturtulan çocuğun her seferinde duyguları biraz daha ölüyor, kalbi kaskatı kesiliyor. Böyle terbiye edilen çocuklar yetişkinlik yıllarında artık hissedemediği için özel hayatında, sosyal ilişkilerinde, iş dünyasında sıkıntılarla boğuşuyor ya da yönlendirmelerle hayatını idame ettiren mekanik bir kişiliğe bürünüyor.

Ödül ve ceza kullanılıyor

Sandalye cezasının ardından çocuğa zorla özür dilettirilmesi de dikkate değer bir ayrıntı. Çünkü küçük kız-erkek içinde bulunduğu yaş itibari ile özrü kavrayamıyor. Ama kendisine yönelmiş her türlü baskının altından özür dileyerek kurtulabileceğini öğreniyor. Bu da onun sınırlarının genişlemesi anlamına geliyor. Uzmanlar, çocuğun belli bir gelişim düzeyine geldikten sonra özür dileyecek mekanizmalarının harekete geçirilmesini destekliyor. Ancak bunun “baskı ve zorlamalarla” değil, saygın ilkesel metotlar kullanılarak yapılması gerekiyor. Mehmet Teber’in önerileri şöyle: “Öyküler, kıssalar, aile içinde yaşanmış örnekler, çocuktaki merhamet duygusunu geliştirecek aktiviteler, dışarı çıkıldığında çevreye gösterilen duyarlılık, hayvanlara-bitkilere ebeveynin bakış açısı, anne-babanın hata yaptığında özür dilemesi çocuğun içine bu duyguyu yerleştirebilir. Şekil var ama ruh yok. Dış disiplin değil, iç disiplin önemlidir çocuk terbiyesinde. Dadı mevcut uygulamasıyla dış disiplin oluşturmaya çalışıyor.”

Sirklerdeki hayvanlar ödül ve cezayla eğitiliyor. Mesela güvercinler istenilen hareketleri yaptıklarında yem atılıyor, yapmadıklarında da elektrik şoku veriliyor. Ayılar da benzer şekilde muamele görüyor. Zamanla hayvan ödül kazanmak ya da cezaya mahkûm edilmemek için kendinden istenileni yapıyor. Dolayısıyla ayılar oynamaya, aslanlar ateşli çemberlerden geçmeye başlıyor. Vicdan sızlatan bu yöntemler ne yazık ki insanoğlu için de kullanılıyor. Mesela Süper Dadı’da çocuklar anne-babasının isteklerini yerine getirdiğinde, ödevlerini yaptıklarında, kardeşlerini dövmediklerinde ödül kazanıyor, aksi hâlde cezaya çarptırılıyorlar. Hâlbuki ceza “o an” belli davranışları düzeltiyor gibi görünse de çocuğun ruh dünyasını bozuyor. Psikolog Aysun Ömeroğlu tüm hayatın ceza üzerine kurulmadığını fakat çok problemli ailelerde, çocuklarda geneli değiştirmek için minik cezalara ihtiyaç duyduklarını, cezadan yana asla olmadıklarını anlatıyor. Cezayı ‘antibiyotik’ şeklinde tanımlıyor; sağlıklı, her zaman kullanılabilir değil. Ama ilerleyen rahatsızlıklarda mecburen küçük dozda başvurulması elzem. Hele de işin ucunda şiddet var ise. Ödüller ise çocuk olumlu davranışı gerçekleştirmese de çoğu zaman veriliyor. Çünkü aile içinde takdir edilmeyen, güzellikleri, farklılıkları görülmeyen kız-erkeklerin sayısı fazla. Gülen yüzler ailenin çocuğunu fark etmesini sağlıyor. Psikolog Fikriye Metin, Aysun Hanım’la aynı fikirde değil. Çünkü ders çalışmayan, sorumluluklarını yerine getirmeyen, düzensiz, sınav endişesi yaşayan, dikkat dağınıklığı bulunan çocukların özüne indiğinde ödül-ceza yöntemine tabi tutulduklarını gördüğünü söylüyor.  

Elif Konar, çocuk eğitiminde fiziki, duygusal, psikolojik her türlü cezaya kesinlikle başvurulmaması gerektiğini anlatıyor. Çocuk Gelişimi ve Montessori Eğitimi Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Konar’a göre; çocuk, ya ceza verileceği korkusu ya da ödül alacağı beklentisiyle davranışlarını ‘o anlık’ değiştiriyor. Fakat bu esnada benliği kaygıya bürünüp yara alıyor. Kaygı ise birçok davranış bozukluğunun ana sebebi. Anne-babalar, ödül sistemine, çocuk ruhunu nasıl tahrip ettiğini göremediği için sıklıkla başvuruyor. Halbuki ödül de bir ceza. Çünkü kişi kendinden beklenenleri bir daha yerine getiremeyeceğini düşününce kaygılanıyor. Böylesi çocuklar hiçbir zaman kendileri olamıyor, sahte benlik geliştiriyor.   

Uzmanlar, günümüzde ödül ve cezalarla yetişmiş yeni bir tip insan modelinin varlığını kabul ediyor. Otur denildiğinde oturan, çalış denildiğinde çalışan küçük insanlar anne babalarını bayağı memnun ediyor. Tabii onlar suskunluklarını ergenlikte bozup aile içinde ‘isyankâr’ diye tanımlanana kadar. En savunmasız oldukları dönemde baskı ve zorlamalarla duygusal yoksunluk içinde bırakılan çocuklar, büyüdüklerinde anne-babalarına o günlerin hesabını soruyor. Ardından da aileden kopuşlar başlıyor. Konar, bu incitici kısır döngüden kurtulmak için çocuk terbiyesi ve eğitiminde yeni arayışlara girmemiz gerektiğini söylüyor: “İnsanda ve tabii ki çocuklarda da akıl, kalp, ruh, vicdan, sır, onur, izzet var. Mevlana kültürünün hâkim olduğu Anadolu topraklarında çocuk yetiştirilirken hiçbir şiddet yoktu. İnsan gibi insan olma, tevazu, alçak gönüllülük, vicdan kültürünün temellendirdiği çocuk terbiyesi yerine; materyalist yöntemlere göre ‘şartlanan çocuk eğitimi metotları’ konmaya devam ederse daha büyük sorunlarla karşılaşmamız muhtemel. Bu yanlış fark edilmedikçe de gerçek manada çözüme kavuşmak zor.”   

Ağlatılarak uyutulan bebekler

17 aylık bir bebek. Sorunu beşiğinde değil de annesinin yanında uyumak istemesi. Bunun için Süper Dadı devreye giriyor, anneye bunun bir sorun olduğunu anlatıp sabit çözüm tekniğini devreye sokuyor. Nasıl mı? Anne, bebeği uyku vakti geldiğinde beşiğine bırakıyor. Çocukla tüm iletişim kanallarını kapatıyor. Bebek önce ne yaşadığını anlayamıyor. Sonra başlıyor ağlamaya. Annesizliğe henüz ruhen hazır olmayan bebek her geçen dakika biraz daha sesini yükseltiyor, annesinin onu duymadığını düşünüyor. Çünkü anne yavrusunun hiçbir hareketine karşılık vermiyor. Bebeğine ilk kez bu kadar tepkisiz kalan annenin başında Süper Dadı bekliyor ve ‘Kesinlikle almamanız lazım’ diyor. Bebek annesine ulaşmak için 30-40 dakika ağlıyor. Bitap düştüğünde ise uyuyakalıyor. İkinci gün uyku vakti geldiğinde bebeğin kaygısı daha çok artıyor. Ama anne kararlı. Günler böyle geçiyor. Çocuk sonunda annesinin onu tamamen bıraktığını anladığı için 10-15 dakika ağladıktan sonra uykuya dalıyor. Acaba bebek tüm bunlar yaşanırken ne hissediyor?

Mehmet Teber, bu durumu şöyle değerlendiriyor: “Çocuk bu baskılarla kendi yatağında uyumaya alışır; ama bu kadar ağlamama rağmen annem bana neden sarılmadı, gözlerimin içine niçin bakmadı, beni artık sevmeyecek gibi kaygılarla. Eğer anne o anda vicdanen rahatsızsa doğru gitmeyen bir şey vardır. Annelik hissi yanıltmaz. Kainattaki hiçbir canlı çocuğunu yetiştirebilmek için bilgiye ihtiyaç duymaz. Annenin şefkati bebeğini ağlata ağlata uyutmaya müsaade etmez, onu kucağına almak, bağrına basmak ister. Zaten anne ile çocuk arasındaki güven duygusu böyle gelişir.” Süper Dadı’daki uygulamanın tersine uzmanlar bebeklerin 2 yaşına kadar annesiyle tensel teması kesmeden uyuması gerektiğini söylüyor. Çünkü gece sıçrayarak uyandığında annesini yanında bulması, kendini emniyette hissetmesi çocuğun benliğini güçlendiriyor. Aynı zamanda Anne ve Bebek Psikolojisi Danışmanı Aysun Hanım bu fikre karşı çıkmıyor. Yalnız bizim ekranlarda görmediğimiz ayrıntıların varlığından bahsediyor: “Huzurlu, kendini güvende hisseden bebek zaten kolaylıkla uyur. Bizim karşılaştığımız çocuklar annelerinin şefkatini tam alamamış, kendini güvende hissetmeyenler. Anne 18 aylık bebeğe fiziki ve psikolojik şiddet uyguluyor. Anne uyuyamadıkça daha da zararlı hâlâ bürünebiliyor. Biz bebeği uyutup anneyi dinlendiriyoruz. Böylece bebeği koruyoruz aslında. Programda çok ağlatılarak uyutulan bebek sayısı 3’ü geçmez. Anneye doyanlar, yeterli beslenenler 5-10 dakika içinde uyuyakalıyor. Biz nasıl doyacağını da anlatıyoruz ekran arkasında. Şöyle tut, sarıl, yumuşak ses tonuyla konuş vs diye yönlendirmeler yapıyoruz.”

Süper Dadı programı şimdiye kadar onlarca eve konuk oldu. Her ailenin temel sorunları, kültürleri, eğitim düzeyleri, fiziksel şartları, yaşam tarzları birbirinden farklıydı. Fakat hangi eve gidilirse gidilsin aynı çözüm yöntemlerinin sıralanması hayret vericiydi. Oysa insan yaratılışı itibariyle oldukça karmaşık bir varlık. Aynı yaşantının tesiri her bireye göre farklılaşırken Süper Dadı’nın sadece “davranışçı ekolden” beslenmesi ne kadar isabetli?

Kendi gibi olabilen çocuk

Sorumuzun ilk muhatabı Psikolog Ömeroğlu: “Aileler maddi-manevi ciddi sıkıntılar içinde. Her sorunun altında yatan türlü türlü sebep var. Ama bunların tümünü televizyonda gösterebilmemiz mümkün değil. Bundan dolayı davranışı çekiyoruz, evdeki kısır döngüyü gösterip buna odaklanıyoruz. Olayları görüntülü şekilde vermek durumunda kalmamız bizi bir takım yüzeyselliklere itebiliyor. Evdeki her şeyi düzeltemeyiz. Ama aile fertleri, izleyenler ‘Bu konuda benim de eksikliklerim var’ diyorsa biz amacımıza ulaşmışız demektir. Kaldı ki ailelerle 7-10 gün boyunca 15-18 saat çalışıyoruz, elimizden gelen tüm desteği veriyoruz.” Psikolog Fikriye Metin’e göre dünyada ne kadar psikolog, pedagog varsa o kadar da çözüm yöntemi var. Davranışçı ekol de bunlardan biri. Ortaçağ Avrupası’ndan kalması, Avrupa ülkelerinin bile bu yöntemi eleştirmesi ise önemli. Çünkü onlar son yüzyıl içinde çocuk eğitiminde insanı ve duyguları merkeze alan hümanist (insancıl) yaklaşımı benimsiyor. Çocuğun baskı ve zorlamalarla eğitilmesini insan kişiliğine yakıştırmıyor. Dahası bilim adamları Yunus Emre, Mevlana gibi önemli şahsiyetlerin hayatlarını yakından araştırıyor, yakaladıkları ayrıntıları formülleştirerek çocuk eğitiminde kullanıyor.

Süper Dadı’nın kulaktan kulağa hızla yayılmasının en önemli sebebi, ailede yaşanan onlarca sorunun 7 gün içinde çözüme kavuşturulması. Ekranlara böyle yansısa da durum, Aysun Hanım ‘sadece’ genel hatları çizmeye, ebeveynlerin kendilerine ve çocuklarına dair bir ‘fikir’ vermeye çalıştıklarını belirtiyor. Ayrıntılı çalışmalar için kendisine geri dönüş yapan aileleri geri çevirmiyor, sorunlarıyla ilgilenmeye devam ediyor. Hatta yaşadıkları şehirdeki hastanelere program vesilesiyle ‘ücretsiz’ psikolojik destek için yönlendirdiği ebeveynler var. Programa konuk olan ailelerin 2 bin TL aldıklarına dair eleştirilere ise Ömeroğlu çok üzülüyor: “7-10 gün o aileyle birlikte yaşıyoruz. Ailenin 3 ayda kullanacağı elektriğini biz bu süreçte tüketiyoruz. Normalde tek odasını ısıtıyorsa biz geleceğiz diye tüm evi sıcacık yapıyor. Halılar kirleniyor, eşyalar yıpranıyor, minik kazalar yaşanıyor. Herkesin zararı ne kadarsa ödeyelim dedik. Sonra baktık bu şık durmayacak. Sabit bir ücret belirledik. Aileler program çekimi bittikten sonra haberdar oluyor bundan. Anlaşmamızda yazılı değil çünkü. Bazı aileler kabul etmek bile istemiyor. Bize de onlara da haksızlık yapılmasın lütfen.”

Hakiki manadaki bir çocuk terbiyesinde, çocuğun fıtratını keşfetmek ve onu istidatları doğrultusunda yetiştirmek söz konusu. Bizim toplum olarak “uslu çocuk”lara değil, kendi gibi olabilen, fıtratını keşfeden/tanıyan, iç disiplinini sağlamış, vicdan sahibi “insan”lara ihtiyacı var. Hasılı; Süper Dadı kesinlikle yayından kaldırılmamalı ama üzerinde tekrar düşünülmeli. Psikolog Aysun Ömeroğlu’nun her türlü yapıcı eleştiriye, yeniliğe açık olduğunu söylemesi bundan sonrası için umut verici. Yalnız onlarla birlikte çalışmaya karar veren psikologların yoğun iş temposuna dayanamayıp iki günde programı terk etmesi de başka bir handikap. Anlaşılan o ki; yeni dönem her iki tarafı da samimiyet testinden geçirecek…

Mehmet Teber (Pedagoji Derneği Başkanı): Yeni bir konseptle program devam etmeli…

Güzel niyet doğru yöntemlerle buluşturulmalı. Süper Dadı, bahsettiğimiz unsurlar süzülüp yeni bir konseptle devam etmeli. Sorunları nereden kaynaklandıklarını bilirsek daha kolay düzeltebiliriz. Pedagoji Derneği olarak bir proje çocuk için mi, yoksa çocuklar üzerinden mi yapılıyor diye inceliyoruz. Süper Dadı’nın en sıkıntılı taraflarından biri de bu. Eğer çocuk için yapılıyorsa onu neden medyatik yapıyorsun, ifşa ediyorsun, etiketliyorsun? Yapılması gerekenlere gelince; tek değil, çoklu yaklaşım tercih edilmeli, sorunların kökenine inilmeli, hikâyeler aile fertlerinden dinlenip skeç şeklinde canlandırılmalı. Gerçek kişiler ve bilgiler asla kullanılmamalı.”

 

Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-33376-super-dadi-hiper-zararli-mi.html

Çocuğa Dair içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Yapay Işıklar Sağlığımızı Tehtit ediyor

Sade Hayat dergisi için yaptığım çevirilerden biri:

Konusu çok ilgimi çekmişti. Yazıdan çıkaracağımız sonu şu: Ey insan en eski haline, yaratıldığın en doğal hale dön ve gece ışığı kapat uyu… Sabahta güneşle birlikte kalk:)) Espri bile olsa çıkan sonuç geçekten bu. En azından bebeklerimizin odasında ve kendi odamızda gece lambası kullanmayalım. Mümkün olduğunca yapay ışıklandırmadan uzak duralım:

Buyrun yazımıza:

yapay ışık

Rusya Sağlık Bakanlığı ve Petrozavodsk Devlet Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü bir araştırmada Rus Bilim adamları gece aydınlatmalarının insan sağlığı üzerindeki etkilerini inceliyorlar. Araştırmaya göre elektrikli aydınlatmalar altında geçen gece hayatı ciddi davranış bozuklukları ve kanser dâhil olmak üzere çeşitli fiziksel hastalıklara neden olabiliyor.

Araştırmacılar geniş kapsamlı deneyimlerini, tıbbi istatistikleri ve kemirgenler üzerinde yapılan deneylerin bulgularını yayınladılar Sonuçlara göre; sürekli parlak ışığa maruz kalmak endokrin sisteminin çalışmasını etkiliyor, kanserli hücrelerin büyüme ve gelişimini engelleyen melatonin hormonunun sentezini bastırmaktadır.

Işık kirliliği çağdaş yaşamın neredeyse ayrılmaz bir parçası haline geldi. Gece vardiyasında çalışmak zorunda olanlar,  pilot ve hostesler, sık sık bir saat diliminden diğerine seyahat edenler ve kuzey yarım küre sakinleri (yaz aylarında sürekli gündüz olan bölgeler) parlak elektrik ışığına maruz kalmaktadırlar. İnsanların normal fonksiyonları gece ve gündüz ile aydınlık ve karanlığın düzenli değişimini gerektirmektedir. Karanlıkta, epifiz (epifiz bezi) melatonin hormonu sentezler, ancak gece saatlerinde ışığın etkisi bu sentezi bastırır. Melatonin ayrıca zararlı neoplazmaları biyolojik olarak bastırmaktadır.

Gece vaktindeki yoğun ışık, melatonin sentezini güçlü bir şekilde bastırır. Bazı insanlar gece aydınlatmasına karşı diğerlerine göre daha duyarlıdırlar; örneğin genellikle kadınlar erkeklere göre daha duyarlıdır. Işık kirliliği üreme sisteminin erken yaşlanmasına neden olur ve kadınlarda meme kanseri ve kalın bağırsak kanseri riskini artırır. Gece çalışan işçiler ve pilotlarda kalın bağırsak veya rektum kanserlerine daha fazla raslanmaktadırlar. Ayrıca düzensiz ışık; uyku bozukluğu, mide-bağırsak ve kardiyovasküler hastalıklara ve metabolik düzensizliklere sebep olmakta ve muhtemelen diyabete de zemin hazırlamaktadır.

Sürekli ışığa maruz kalındığında insanlarla aynı tepkileri veren kemirgenler üzerinde yapılan deneylerin sonuçları ile bu veriler doğrulandı. Kanserli hücrelerde büyüme, sürekli ışığa maruz kalan farelerde daha fazla meydana gelmektedir. Kanserden dolayı acı çeken farelerden ışık kirliliği koşulları altındakiler; gece ve gündüz hiç müdahale edilmeden kontrol altında tutulanlara göre daha hızlı ölmektedirler. Benzer bir durum klinisyenler tarafından da kaydedilmiştir: Bazı gözlemlere göre, 24 saat sürekli ritim altındaki kalın bağırsak kanseri hastaları kesintili ritimli hastalara göre daha uzun yaşamaktadırlar.

Kanserli hücrelerin büyüme hızı serum içindeki melatonin konsantrasyonu ile yakından ilgilidir. Melatonin yoğunluğu genellikle günün farklı saatlerine bağlı olarak değişir, ancak onkolojik hasta ve laboratuar hayvanlarında serum içindeki melatoninin gündüz ritmi önemli ölçüde bozulur ve konsantrasyonu normalin altına düşer.

Kaynak: Sade Hayat Degisi için yaptığım bir çeviri idi.
(http://www.sadehayat.com/yapay-isiklar-sagligimizi-tehtit-ediyor/)

Doğal Yaşam ve Sağlık içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

ÇOCUK, RAMAZAN ve BAYRAM

ramazan bayramıAdem Hoca’ dan Ramazan ve Bayram hakkında çok güzel bir yazı:

Pedagog Adem Güneş, Ramazana pedagojik olarak bakıldığında çocuklara nasıl bir eğitim verilmesi gerektiğini açıkladı. Pedagog Adem Güneş, Ramazana pedagojik olarak bakıldığında çocuk için bir eğitim ayı olduğunu söyledi. Güneş, “Ramazan ayı çocukların sosyalleşmesi için bulunmaz bir fırsattır aslında. Çocuklarının bir takım kazanımlar elde edebilmesi için her gününü bir ibadet unsurunu anne babaların hassas terazide tartarak sunuyor olması lazım.” dedi. Pedagog Adem Güneş, Moral FM’de Oktay Mahşer’in sunduğu Basında Bugün programına katılarak çocuğun dünyasında Ramazan orucunun yerinin ne olmasını ve ailelerin Ramazanı bir eğitim ayı olarak çocuğa nasıl anlatması gerektiğini anlattı.

Güneş, “Anne ve babalar ramazanda çocuk eğitimi ile ilgili nelere dikkat etmeliler?” sorusuna şöyle cevap verdi:

“Ramazanın manevi atmosferini ve ibadet boyutunu bir tarafa bırakırsak, pedagojik olarak ramazan bir eğitim ayıdır. Birçok anne babanın şikâyetçi olduğu bir şey vardır, çocuklarını sosyal görmek isterler. Ramazan ayı çocukların sosyalleşmesi için bulunmaz bir fırsattır aslında. Çocuklarının bir takım kazanımlar elde edebilmesi için her gününü bir ibadet unsurunu anne babaların hassas terazide tartarak sunuyor olması lazım. Çocuklar açısından bakıldığında oyuncak için tutturan çocuğun oyuncağı erteleyebilmesi için, dondurma için tutturan çocuğun dondurmayı erteleyebilmesi için ramazan ayı eğer güzel değerlendirilire çocuk isteklerini erteleyebilmenin egzersizlerini bu ayda yapabilir. Sanki çocuklar sorumluluk sahibiymiş gibi anne babaların çocuklarına kılı kırk yararak oruç tutturduklarını görüyorum ben. Orucu tam tutmasını istiyor, bozduğu zaman sinirlenip kızarak çocuğu canından bezdirecek duruma getiriyor. Hâlbuki çocuklar belli bir yaşa kadar oruçtan mükellef değiller. Ya da sahura kaldırıyorlar çocuklarını, çok ye, biraz daha ye, diyerek yemek yedirmeye çalışıyorlar. Çocuğu kendi haline bırakmak gerekiyor, az yesin ve ertesi gün nasıl acıkıldığını fark etsin çocuk. Acıktıktan sonra acaba orucumu bozsam mı diye çelişkilere düşsün çocuk tüm bu duyguları çocuğun yaşaması lazım. Çocuğun dayanma gücünün üstünde çocuğa yük yüklememek lazım”

 

ÇOCUK İÇİN SEVME, COŞMA GÜNÜDÜR BAYRAM

“Çocuğun orucu içtenselleştirebilmesi için kendisine fırsat vermek lazım. Oruç empatinin de ötesinde bir şey, çocuk aç kaldığında karşısındakini anlamak değil yaptığı şey karşısındakini hissediyor. “ diyen Güneş, Ramazanın hemen ertesinde gelen bayram konusunda şunları kaydetti:

Çocuk için sevme, coşma günüdür bayram. Çocuğun bayramının üstüne kendi gölgemizi düşürmememiz lazım, ziyaret yapılan yerlerde çocukların da görülüyor olması lazım. En büyükten başlayarak bayram ziyaretleri yapılmalı ki çocuk bu adabı öğrensin. Çocuklar tutarlı olsun diye anne babalar para biriktirmeyi öğretiyor kumbaralar aracılığı ile. Verdikleri parayı çocuğa kumbara attırıyorlar sen biriktir kendin için şunu yap, diyorlar. Oysa şöyle yapılmalı ben bu parayı başkasına örneğin Afrika’daki çocuklara vermek için biriktiriyorum, fakir ve ihtiyacı olan için biriktiriyorum. Bu uygulamayı sadaka olarak ramazan ayında başlatabilir anne babalar. Çocuğa hiçbir zaman enaniyet aşılamamak lazım. “

Moralhaber.Net (http://www.moralhaber.net/kadin-aile/ramazanda-cocuga-nasil-egitim-verilmeli/)

Çocuğa Dair, Pedagog Adem Güneş içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

66 aylık çocuklar okula başlamaya hazır mı?

66 ayBugün tevafuken karşılaştım bu haberle… Aynen içimden geçenler, düşüncelerim aktarılmış. Minicik yüreklerin bu yıl okul sıralarında neler yaşayacağı, bu yaşananların onlar üzerinde nasıl izler bırakacağı muamma. Muhamed Yusufum’ da önümüzdeki yıl başlayacak okula.. Ama ben hala göndermek istemiyorum, rapor almayı da yanlış buluyorum. Çünkü rapor alınırken çocuk psikyatrları da muayene ediyor ve bu rapor ileride biryerlerde çocuğun karşısına çıkabilir.. Allah anne babaların ve minik yavruların yardımcısı olsun inş…

66 aylık çocuklar okula başlamaya hazır mı?

4+4+4 eğitim sistemine veliler gibi öğretmenler de temkinli yaklaşıyor. Eğitim uzmanları, 60-66 aylık çocuklara eğitim verecek öğretmenlerin, bu yaş grubu için yeterli donanım ve formasyona sahip olmadıklarını belirtti. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Hanefi Bostan, “4+4+4 doğru bir eğitim sistemi değil.

Milli Eğitim Bakanlığı, velilerin yoğun tepkisi üzerine ara formül bulmaya çalışıyor. Ara formül rapor aldırmaya yönelik. Bakanlığın tutumu ‘veliler hastaneden rapor alsın’ şeklinde. Veli ve öğrenciyi bu yola itmek doğru değil” dedi. Bahçeşehir Kolejleri’nin girişimiyle Türk akademisyenler tarafından yeni müfredata göre geliştirilen bilimsel testle 60-66 aylık çocukların okula akademik olarak ne denli hazır oldukları ölçülecek.

Çocuk Hakları Merkezi’nce yapılan açıklamada, “Bir çocuğun erken çocukluk döneminde almış olduğu ‘fiziksel ya da zihinsel olarak okula uygun değildir’ raporu onun normal olan gelişimsel özelliğini, ‘gerilik’ olarak tanımlamak anlamına gelir. Bu da çocuğun, sonraki yaşamında gelişimsel geriliğe sahipmiş gibi yeniden önüne gelebilir. Oysa her çocuğun gelişim özelliği farklıdır ve bu farklılıklar hiçbir zaman çocuklar için bir dezavantaj haline dönüşmemelidir” denildi.

Okula başlama yaşına bilimsel test

Bahçeşehir Kolejleri’nin girişimiyle Türk akademisyenler tarafından yeni müfredata göre geliştirilen bilimsel testle 60-66 aylık çocukların okula akademik olarak ne denli hazır oldukları ölçülecek.

Sibel Kahraman’ın Milliyet’teki haberine göre; ilköğretime başlama yaşının sıkıntıları devam ederken New York Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Selçuk Şirin başkanlığında hazırlanan bilimsel test ailelerin kaygılarına son vermeyi amaçlıyor. Test, özellikle 60-66 aylık çocukları olan velilerin yaşadığı “5 yaşındaki çocuğum okula hazır mı?” sorusuna çeşitli fotoğraflarla çocuğun görsel, işitsel algılarını ve dikkatini ölçerek cevap veriyor.


Ne denli hazırlar ölçülecek

Bahçeşehir Kolejleri’nin girişimiyle Türk akademisyenler tarafından yeni müfredata göre geliştirilen test 60-66 aylık çocukların okula akademik olarak ne denli hazır olduklarını ölçmek için tasarlandı. Test, New York Üniversitesi’nden Gelişim Psikoloğu Doç. Dr. Selçuk Şirin, Hacettepe Üniversitesi’nden Okul Öncesi Eğitim Uzmanı Dr. Tülin Güler, ODTÜ’den Okul Öncesi Eğitim Uzmanı Dr. Refika Olgan ve Bahçeşehir Koleji Okul Öncesi Eğitim Uygulamacısı ve Okul Müdürü Demet Köklü tarafından hazırlandı.

İsim, soy isim gibi kişisel soruların da bulunduğu test yaklaşık 50 sorudan oluşuyor. Her sayfasında farklı bir şekil veya resmin bulunduğu testlerde; görsel algı (el-göz koordinasyonu, şekil ayrımı, şekil sabitliği, mekanda konum, mekansal ilişkiler), işitsel algı (dinleme, konuşma, sesleri ayırt etme), dikkat ve bellek, el becerisi (çizme, boyama, kesme) özbakım becerileri ile ilgili çalışmalara yönelik sorular bulunuyor.


Okul becerisine sahipler mi?

Doç. Dr. Selçuk Şirin, Bahçeşehir Okula Hazırlık Testi’ni diğer testlerden ayıran en önemli özelliğin testin tamamen Türkiye toplumu ve eğitim sistemi gerçeklerinden hareket ederek, Türk eğitim sistemindeki son değişiklikleri dikkate alarak hazırlanması olduğunu söyledi. Testin amacının çocukların okul için gerekli olan becerilere sahip olup olmadıklarının ölçülmesi olduğunu belirten Doç. Dr. Şirin, “Çocuğun okula başlamasında tek kriter biyolojik yaş olamaz. 60 aylık çocuk okula hazır olabilir ancak 7 yaşında çocuk okula hazır olmayabilir.

Konuya biyolojik tartışmaların ötesinde akademik olarak bakılmalı” dedi. Bahçeşehir Koleji Müdürü Demet Köklü ise çalışmanın bir sosyal sorumluluk projesi olduğunu belirterek, “Velilerin kafalarındaki soru işaretlerine cevap verecek, kaygılarını sona erdirecek bir test geliştirdik. Test tüm Türkiye’deki Bahçeşehir Kolejleri’nde ve Uğur Dershaneleri’nde 60-66 aylık çocuklara ücretsiz olarak uygulanacak. Bunun için tüm öğretmenlerimiz de eğitimden geçirildi” dedi.

Test karar değiştirtti

Çocuklarına testi uygulattıran velilerin de bulunduğu toplantıda, 61 aylık çocuğu İlhan Öker’e testin uygulandığını söyleyen anne Ceyda Öker, “İlhan’ın yaşı küçük olduğu için anaokuluna göndermeyi düşünüyorduk. Ancak testin sonucunda ilkokula hazır olduğunu öğrendik. Bu nedenle ilkokula göndereceğiz” dedi.

Öğretmenler de 4+4+4’ten umutsuz

4+4+4 eğitim sistemine veliler gibi öğretmenler de temkinli yaklaşıyor. Eğitim uzmanları, 60-66 aylık çocuklara eğitim verecek öğretmenlerin, bu yaş grubu için yeterli donanım ve formasyona sahip olmadıklarını belirtti. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Hanefi Bostan, “4+4+4 doğru bir eğitim sistemi değil. Milli Eğitim Bakanlığı, velilerin yoğun tepkisi üzerine ara formül bulmaya çalışıyor. Ara formül rapor aldırmaya yönelik. Bakanlığın tutumu ‘veliler hastaneden rapor alsın’ şeklinde. Veli ve öğrenciyi bu yola itmek doğru değil” dedi.

Vatan gazetesinden Mert İnan’ın haberi şöyle:

’50 bin öğretmen açıkta’

“50 bin öğretmen, norm kadro fazlalığı nedneiyle açıkta kalma riski taşıyor. Eski sistemde ilkokul 5 sınıf okutuluyordu. İlkokula ilave olarak 3 sınıf ortaokuldu. Yeni sistemde ilkokul 4 sınıf okutulacak. Yeni dersliklerin tamamının eğitim yılına yetişmesi çok güç. Geçmiş dönemde 5.sınıfa ders veren öğretmenlerin, 60-66 aylıkların gideceği 1.sınıflara kaydırılması söz konusu. Böyle bile olsa binlerce öğretmen açıkta kalacak.”

‘Okullar 8-9 yaşa göre’

“Mevcut okulların fiziki altyapıları yetersiz. Okullar 8-9 yaşındaki çocukların fiziki durumuna uygun yapıldı. Yaş farkı 1.5-2 olan öğrencilerin aynı sınıfta okumaları yanlış. Sınıf öğretmenleri 5-6 yaş çocuklar için formasyon almadı. Öğretmenler yeni döneme hazırlanmadı. 5.5 yaşında bir çocuğu ilköğretime başlatmak hem öğretmen, hem de çocuk için sorun teşkil eder.”

‘Fiziki kaynak yok’

Mustafa Kavlu (Öğretmen-Türk Eğitim-Sen 7’nolu Şube Başkanı) “Öğretmenler norm kadro fazlası durumuyla karşı karşıya. Birçok meslektaşımız yeni sistem nedeniyle açıkta kalacak. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ne yapacağını netlik kazanmadı. Sınıf öğretmenlerinin durumu ne olacak bilmiyoruz. Birçok branş öğretmeni 4+4+4 nedeniyle açıkta kalacak gözüküyor. MEB fizki kaynak ayırmadı. Okulların fiziki çalışmalarını yapmak okul idarelerine bırakıldı. Ancak geçtiğimiz yıl 3 bin 800 okul müdürüne bağış topladığı gerekçesiyle dava açıldı.”


‘Pedagojik olarak yanlış’

“Mevcut okulların fiziki alt yapısı henüz 5.5 yaşındaki çocuklar için hazır değil. Okullar açılana kadar hazır hale getirileceği söylense bile kuşkuluyuz. Ocak 2006 doğumlu olan çocuk ile 2007 doğumlu olan çocuğun aynı sınıfta okutulması pedagojik açıdan doğru değil. Veliler rapor telaşına düştü. Rapor için aranan kriter hem uzman doktor olması, hemde devlet hastanesinde çalışıyor olması şeklinde. 5 yaşındaki bir çocuğu hastane ortamına sokmak pediatrik açıdan doğru değil. Okullardaki rehber öğretmenler de görevlendirilsin.”


‘2 yıl sonra rayına oturur’

“Deniyor ki, belli bir metrekareden fazla okulların müdür odaları sınıfa dönüştürülsün ve müdürlerin odaları daha küçük olsun. Bu düşünce ve uygulamalar eğitimde çözüm üretmez. 5-6 yaş arası çocukların gelişiminde haftaların bile önemi söz konusu. Öğretmenlerin eğitimleri bu yaş grubu çocuklar için yeterli değil. Sistem ancak 2 yıl sonra rayına oturur. Yeni dönemde maalesef kaos yaşarız. Yeni sistemin ilk 2 yılında okula başlayacak çocuklar bu işin çilesini çeker. Yeni sistem nedeniyle 50 bine yakın öğretmen açıkta kalacak. İstanbul’daki birçok sınıfın mevcudu 60 kişiyi bulacaktır. ‘30 kişilik sınıflar olacak’ deniyor ama maalesef bu düşünce hayal. Özellikle varoşlar diye tabir edilen bölgelerde çok fazla yığılma olabilir. Öğretmenlerimiz 60-66 aylık çocuklar için eğitim almadı. Genellikle 7 yaş baz alınarak bir formasyon gördüler.”

‘Kademeli olmalıydı’

Doç. Dr. Selçuk Şirin (New York Üniversitesi Gelişim Psikoloğu): “Amerika’da son trend şöyle; Ana sınıfından ilkokul 3’üncü sınıfa kadar çocuklar için bir gelişim dönemi kabul ediliyor. Bu dönemin öğretmen ve müfredatı 4’üncü sınıf ve üstü için farklı değerlendiriliyor. Özel müfredat hazırlanıyor. Matematik, dil eğitimi gibi dersler ana okulundan başlıyor. ABD’de ana okulundan 3.sınıfa kadar olan dönemin öğretmeni aynı kişi oluyor. ABD’de öğretmenler sadece üniversitede eğitim almıyorlar, görev yapacak okullarda da eğitim görüyorlar. Uygulamacı mastır öğretmenler tarafından akademisyenlerle birlikte eğitim veriliyor. ABD sistemi veriye dayalı uygulanır. Pilot uygulamanın ardından sistem değişikliğine gidilir. Reform yaparken iki unsur önemlidir, pilot çalışmalar ve aşamalı geçiş. Türkiye’deki 4+4+4 sistemi, 72 aylık çocuk yaşından, 60 aylık çocuk yaşına kademeli indirilmeliydi. Her yıl yaş ortalaması 3 ay, 3 ay şeklinde aşşağı çekilebilirdi. Sistem sorunsuz işler.”


‘Ana sınıfına danışsınlar’

Hacettepe Üniversitesi Doç. Dr. Tülin Güler (Okul öncesi eğitimi Ana Bilim Dalı): “Türkiye’deki ilkokul öğretmenleri 60-72 ay çocuklar için eğitim almıyorlar. Bu yaştaki çocukların gelişim dönemleri ve çocuklarla kullanabilecekleri öğrenme ve öğretme stratejleri MEB tarafıdan yaz başından itibaren anlatılmalıydı. 4+4+4 sistemini doğru bulmuyorum. Zaten 1.sınıf öğretmeni olmak çocuklar için belli bir uyum dönemi gerektirdiğinden zordur. Öğretmenler, 60-72 aylık çocukları tanımadıklarından dolayı yeni eğitim yılında büyük bir karmaşa yaşanacak. İlköğretim 1.sınıflara ders verecek öğretmenlerin okul öncesi öğretmenlerle işbirliği yapması ve bu öğretmenlerin çocuklara nasıl yaklaştıklarını sorup öğrenmelerini öneriyorum. Öğretmenler, mutlaka ana sınıfı öğretmenleriyle bağlatılı kurmalı; Okul öncesi eğitimle ilgili teori kitaplarından faydalanmalıdır.”

Derslik sorunu

Sultan Uçar’ın Habertürk’tek, haberine göre, yeni sisteme geçişle birlikte okula başlama yaşı 72 aydan 66 aya çekilirken, 1. sınıfa başlayacak olan öğrenci sayısının bir anda 1 milyon kişi artması nedeniyle, bir yandan derslik açığı sorununu kapatılmaya çalışılıyor. Diğer yandan da “Ya çocuklar okula gelmezse?” sorusunun cevabı aranıyor. Özellikle Anadolu’daki eğitim teşkilatlarında, hedef kitlenin yüzde kaçının gerçekten okula geleceğiyle ilgili olasılıklarla hesaplama yapılıp tablolar oluşturulmaya başlandı. İlkokul 1. sınıf için velinin tercihine bırakılan ancak anaokuluna gitmeleri zorunlu olan 60-66 ay aralığındaki çocukların yüzde 95’inin bile okula gönderilmeyeceği ihtimali de değerlendiriliyor.

‘4+4+4 için rapor almayın çünkü ‘Çocuk Hakları’na aykırı’

66 aylık ve daha büyük çocuğunu ilkokula göndermek istemeyen velilerin alacağı rapor, bazı çocukların “gelişim geriliğine sahiptir” şeklinde damgalanmasına neden olacak. Bu tür bir raporlama, her ne kadar çocukların ilköğretime hazır bulunuşlarını dikkate alıyor gibi görünse de çocuk haklarına aykırı bulunuyor.

Çocuk Hakları Merkezi’nce yapılan açıklamada, “Bir çocuğun erken çocukluk döneminde almış olduğu ‘fiziksel ya da zihinsel olarak okula uygun değildir’ raporu onun normal olan gelişimsel özelliğini, ‘gerilik’ olarak tanımlamak anlamına gelir. Bu da çocuğun, sonraki yaşamında gelişimsel geriliğe sahipmiş gibi yeniden önüne gelebilir. Oysa her çocuğun gelişim özelliği farklıdır ve bu farklılıklar hiçbir zaman çocuklar için bir dezavantaj haline dönüşmemelidir” denildi.

Figen Atalay’ın Cumhuriyet’teki haberinde yer alan açıklamada özetle şöyle denildi:

“Eğitime hazır olması gereken çocuklar değil, çocukların eğitim ihtiyaçlarına karşılık vermesi gereken eğitim kurumları ve Milli Eğitim Bakanlığı’dır.  Milli Eğitim Bakanlığı, hatadan dönmenin de erdem olduğunu görüp, geri dönülmez sonuçlar ortaya çıkmadan 4+4+4 sisteminden vazgeçmelidir. Sistemin yanlışları için çocuklar etiketlenmemeli.

Velilere de çağrımız şudur: Veliler çocuklarının haklarını gözetmeli; belirtilen şekilde rapor almayı reddetmeli ve süreci idari yargıya taşımalı.”

Kaynak: http://www.timeturk.com/tr/2012/08/17/66-aylik-cocuklar-okula-baslamaya-hazir-mi.html

Çocuğa Dair içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum bırakın